| Köşe 的个人资料Köşe Yazarları Spaces'i日志列表 | 帮助 |
Köşe Yazarları Spaces'iwww.koseyazisi.net Yakında... 8月2日 Bindik Bir Boynuzluya (2)Selâm:) Mehpare teyzeniz kahveyi yaptı, içtik.. Malum, yaşlı insanlarız biz, kahve içmemiz bile bir haftamızı alıyor. Artık ikinci bölümü anlatabiliriz. "Yazının birinci bölümünü okumak için tıklayınız" linkine tıklayıp okuyacak kadar üşengeç olan vatandaşlar için kısa bir özet geçeyim isterseniz :) Efendim, uzuuuun yıllar önce bir pazar sabahı Arnavutköy'deki evimin sıcak yatağında uyurken hunharca kaldırılıp rahmetli ablam ve arkadaşlarının Büyükada gezisine dahil ediliyorum. "Boynuzlu" tabir edilen elektrikli otobüslerin birine bindirilerek Eminönü istikametine sürükleniyorum. Durum bundan ibaret. "Koskoca yazıyı bu kadarcık konuyla mı yazdın" diye sormayınız. Bu ekonomik krizde bu kadar konuyu bulduğunuza şükrediniz. Kendi köşemizde yuvarlanıp gidiyoruz. Bu bakımdan en iyisi, siz de beklentilerinizi fazla tutmayıp bu basit ve mütevazı ama edepli konuyla iktifa ediniz. Gelelim boynuzlu yolculuğa... Arnavutun köyünden itelediler bizi boynuzluya abicim. Elektrik gücüyle çalışan otobüste sabahın o saatinde, bir iki kişi haricinde kimsecikler yok. Araç hiç durmadan ilerliyor çünkü yolda başka araba yok. Duraklarda nadiren duruyor çünkü bizden başka sivri akıllı yok. Bu çilekeş durum karşısında aklım hala sıcacık yatağımda. "Acaba ortalama soğuma süresi ne kadardır, bir yolunu bulup ablayı kandırsam ve geri dönsek hala sıcak mıdır, soğumuşsa bile ne kadar zamanda ısınır " gibisinden acınacak düşünceler içerisindeyim. Meğer ben bu ıstırapla otobüse binerken ablamın arkadaşları olan üç uydu ablayla daha buluşmuşuz ve fakat benim bundan haberim yok. Ben bu ultra ablaların farkına ancak Beşiktaş'ta varabildim. Beşiktaş deyince aklıma geldi. Geçen hafta bu yazının ilk bölümünü yazdığımda oturduğum netcafenin yan tarafında, Galatasaray - Kocaeli maçı vardı. Bu hafta başka bir yerdeyim. Daha kaliteli bir yer. Derbi maç var ama izleyen yok. Hüznükomik radyo yayınından maçı dinliyorum. Ümit Karan golü attı. Kimse kimsenin annesine küfretmiyor. Boynuzlunun gazına basalım biraz ve Eminönü'ne gelelim. Eminönü'nü ilk anda tanıyamadım. İçimden "yahu bu Yenicami, Eminönü'nde değil miydi, ne işi var bu ıssız yerde" diye düşündüm. Sabahın körü, ortalıkta kimse olmayınca tanıyamadım haliyle. Yenicami merdivenlerindeki güvercinler bile henüz uyanmamışlar. (Aslında bu cümleden ne de güzel şiir olur. Mesela şöyle yazsak: Uyanmamıştı Güvercinler Yenicami'nin merdivenlerinde, Ve sen de uyuyordun sevgilim Kalbimdeki evinde... Kalbim... ellerinde.... ...böyle bir şey olabilir mesela.. neyse.. biz işimize bakalım, bulaşmayalım böyle işlere) Bu arada Ümit Karan bir gol daha attı. Bizim köşemiz çok amaçlıdır sayın arkadaşlar. Mizah öyküsü anlatırken okurlarımıza değişik hizmetler de sunuyoruz icabında. Yeri gelir arada şiir ihtiyacı karşılanır, yeri gelir maç haberleri verilir, arada dolar mark paritesi hakkında bilgi verilir, borsa haberleri iletilir. Bayinizden ısrarla isteyiniz. Eminönü'nün ıssız hali beni aldatmıştı. Hala bir yanlış olduğunu, bu şehrin bu kadar boşalamayacağını düşünüyordum. Adalar İskelesi'ne doğru yürümeye başladık. O zamanlar Eminönü Meydanı'nın şekli çok mu değişikti, arada bir yapı mı vardı, bilmiyorum ama Adalar İskelesi'ni tam göremiyorduk önce.. Bir noktadan sonra birdenbire zart diye karşınıza çıkıyordu ve benim karşıma zart diye çıktığında, benim içim de yarılıverdi cart diye.. Bütün İstanbul halkı toplanmış, bana şaka yapıyor zannettim. Bakın bu cümlede çok ciddiyim:) Gerçekten öyle zannettim çünkü uyandıktan beri görmem gerektiği halde göremediğim şehir insanları bir anda karşıma çıkmıştı. Adalar İskelesi'ni bilen bilir. Büyükçe bir alandır. Ve o alan, mahşer yeri gibiydi. Gerçi mahşer yerini görmüşlüğümüz yok ama öyle derler ya hani.. Akıllara ziyan bir insan kalabalığı. Upuzun bir sıra ki genişliği beş altı insan genişliğinde.. Bu sıra turnikelere atılmak üzere jeton alabilmek için. Bu sırada azimle bekleyip jetona ulaşırsanız yeniden sıraya girip vapura biniyorsunuz. İyi ama nedir bu adalar manyaklığı ve niyedir bu sabahın köründe adaya gitme deliliği? Bir gün 24 saat değil mi? Sabahın köründe buralara gelmezsek bizi adaya almıyorlar mı? Bu soruların yanıtını yıllar sonra da aradım ve maalesef bulamadım. Ada sefasının raconu sabahın köründe kalkıp yollara düşmektir. Sirkeci - Adalar arası birkaç saat çektiği için insanlar doğal olarak gidişlerine değsin diye biraz erken gitmeyi tercih ediyorlar. Maalesef vapurlar da aynı vapurlar olduğu için mesafe bir türlü kısalmıyor. Deniz otobüsleri çıktı sonradan ama onların bilet fiyatı da utanmasa adayı satın alır. Neyse muhteremler. Camel Trophy misali bir aktivite olan jeton alma eylemini hayırlısıyla tamam eyledik. İskeleye yanaşmış bulunan bir Şirket-i Hayriye vapuruna adım atıp açık havada püfür püfür bir yer bulup oturduk. Gençlerimiz bilmez, Şirket-i Hayriye, bugünkü şehir hatları işletmesinin ilk kurulduğu zamanki ismidir. Tamam, kabul ediyorum, bu "eski zamanlardı o zamanlar" muhabbetinin cılkını çıkardık ama yazıya böyle başladık bir kere.. idare edeceksiniz. Bu yazı bitsin, size söz, çok modern bir konu yazacağım. (Hadi şimdiden söyleyeyim, borsa mevzusuna gireceğiz birlikte) Rüzgârın etkisiyle iyice uyanmış Marmara'yı seyre dalmıştım. Bu arada, istemediği halde getirilmiş çocuk olmanın bütün gereklerini yerine getiriyor, mızmızlık sanatını icra ediyor, her şeye burun kıvırıp vapur büfesinde ne kadar meşrubat ve şekerleme varsa hepsini istiyordum. Tabi hiçbiri alınmıyordu ama yine de karizmayı çizdirmiyor ve zırlamaya devam ediyordum. Meğer yolculuk 3 saat kadar sürüyormuş. Zırlamaktan yorulduk tabi.. Biraz dinlenip adaya ayak basınca iyice zırlamak üzere sustum. Netekim adaya bastım ve fakat zırlamadım. Çünkü zırlayacak bir şey bulamadım. Pek de bilmediğim için ve hayatımda ilk kez adaya çıktığım için öncelikle sağıma soluma bakıp ortamı kavramaya çalıştım. O zamanlar "ada" kavramını gavur filmlerinden görmüş olduğumuz için ilk anda bir şaşkınlık geçirdik tabi. Bizim bildiğimiz ada, sahillerine dalgalar vuran, altın kumsallarının arkası orman olan, etrafta palmiye ağaçları bulunan ve mutlaka bir kazazede olarak sarışın bir hatun kişilikle yalnız başınıza kıyıya vurduğunuz bir yerdir. Oysa ne biz kazazedeyiz (aslında ben kazazede sayılırım da) ne ortalıkta palmiye ağaçları var ne de sarışın hatun var. Aslında ben tamamen sarışın hatun derdindeyim ama ortada derman olacak kimse yok. Yaşımız küçük gerçi ama bugünler için yatırım yapma bilincim gelişmiş demek. Neyse. Ortada plaj, kumsal falan da yok... Bildiğimiz şehir lan burası. Çarşısı falan var.. "Ada dedikleri böyle bir yerse, Robinson Crusoe ne diye zırlıyormuş ki " diye düşündüm haliyle. Yazlık bir evimiz vardı. Gerçi hala var ya... Oradan gelen bir alışkanlıkla yaz mevsimi bir yere gidince haliyle plaj arıyorum. Adaya ayak basınca rahmetli ablam ve uydu ablalarla küçük motorların olduğu bölüme yöneldik. Plaja o motorlarla gidecekmişiz. Bindik ve gittik. Motor adanın arkasını dönüp yaklaşık 20 yıl sonra abonesi olacağım ve bir çuval hatırayı kumlarına gömeceğim plajı görünce "hah işte zırlamanın zamanıdır" deyip feryadı bastım. Avuç içi kadar bir alanın içine yaklaşık iki bin kişi doluşmuş, bir o kadar insan da denizin içinde oynaşıyor. Plajın kumu nadiren görünüyor ve o görünen kumlar da inşaat kumu biçiminde.. "Bu ne beee, ben buraya girmeeem, uvaaaa, bööö , anneme söyliyceeem, sarışın kazazede nerdeee beeee" diye zırlamaya başladım. Son kısma bir anlam vermeseler de ilk kısımlara hak verdi ablalar.. Gerçekten burada denize girilmezdi. Yolculuk boyunca ilk kez dediğimi yaptırdım ve denize girmek için başka yer aramaya başladık. Sarışın kazazededen ümidi kestik. Ve işte günün işkence olan kısmı o noktadan sonra başladı. Ormanlık bir arazinin denize birleşen kısmında bir yer bulundu. Getirilen ıvır zıvır kumsal için getirilmiş. Kurumuş çimlerin ve çam ağacı döküntülerinin üzerine kurulan bir yerleşim. Kayalıkların oradan denize girme çabaları. Ayağımıza batan kayalar, oturduğumuz yerde ayağıma sağıma soluma yapışan topraklar, yapraklar, kurumuş çam ağacı dalları vs. Ben alışmışım, kumsalda takılmaya, kayalıklar ve toprak rahatsız edici. Zırlamıyorum çünkü durumdan ablalar da rahatsız. Nereden bulduysam Arnavutköy'den bir arkadaşımı bulmuşum. Bir şekilde günümü şenlendirmeye çalışıyorum ve fakat fiziki şartlar buna müsait değil. Toprak ve otlar bulaşmış vücudumuzla ellerimizle, yemek yeme çabalarım vs.. Sonunda günü bitirdik ve kendimizi Şirket-i Hayriye vapuruna attık. Her ada gezisinde rastlayacağınız bir kadro vardır. Bunlar 16-23 yaşları arasında olup genellikle tamamı erkektir. Bir tanesi mutlaka darbuka getirmiştir. Yanlarında bir adet halı, bir deste oyun kağıdı veya okey takımı, olmadı bir de teyp bulunur. Bunun yanında her türlü ıvır zıvır bulunur ama mayoları yoktur. Bir kısmı donla denize girer, bir kısmı yedek pantolonla. Sürekli gürültü halindedirler ve bütün insanların kendilerini izlediğini, en iyi kendilerinin eğlendiğini, diğer insanların kendilerine gıpta ettiğini düşünürler. Kazayla çevreden birileri ve özellikle de kızlar baktıkça, bu düşünceleri daha pekişir ve gürültü miktarını arttırırlar. Maalesef yolculuk dönüşü vapurda böyle bir gruba denk geldik. Darbukalarını çıkardılar ve üç saat boyunca karga sesleriyle kimseye aldırış etmeden çaldılar, söylediler. Repertuarda ne ararsan var. Susmak yok. Netice-i mirkelâm.. Eve geldik.. Ev halkı ne olduğunu, gezinin nasıl geçtiğini sordu. Babama acayip kırgındım. Beni ateşe atmıştı. Kendi kendime "ulan bir daha adaya gidersem iki olsun" dedim. O zamanlar küfür etmesini bilmiyorum. Edemedim tabi. İyi ki de etmemişim. Bu sözümü ancak 16 yıl kadar tutabildim. İşin komiği 16 yıl sonra ilk adaya çıkışımda iskeleden ada içlerine doğru yürürken iki tane gencin hırslı ve sinirli adımlarla iskeleye doğru yürüdüğünü fark ettim. Bir tanesi tam yanımdan geçerken şöyle dedi: "ulan bir daha adaya gelirsem...." Delikanlı küfür etmesini biliyordu ve bütün maharetini gösterdi. Demek ki tarih, gerçekten tekerrürmüş.. Ada sefalarında bile...:) Tatlı kalın:) INTERNET Mİ? KAPKAÇ MI?
INTERNET Mİ, KAP KAÇ MI DAHA TEHLİKELİ?
Son günlerde kulağıma oldukça sık olarak bazı söylentiler gelmeye başladı... İlk başlarda söylentidir nasıl olsa diye kulak asmamıştım... Lakin artık bu söylentiler o kadar çoğaldı ki ufak bir araştırma yapmak istedim... Bir aylık incelemelerim ve de takiplerim sonucunda söylenenlerin gerçek olduğunu gördüm... PORNO DÜNYASINDA DEVRİM Yukarıda anlattıklarım işin sadece beyaz tarafı... Bu konuyu araştırırken daha farklı ve iğrenç gerçeklerle de karşılaştım... Vatandaşlarımız porno dünyasında gerçekten devrim yapmışlar... Eskiden bu konuda Aydemir Akbaş, Dilber Ay, Zerrin Egeliler gibi isimler vardı... Günümüzde ise hiç kimsenin tanımadığı, adını bile bilmediği halkın içinden sevgililer var... Sevgilinizle dolaştığınız sırada aşka gelip öpüştüyseniz ve de şipşakçılar sizi yakaladıysa yandığınızın resmidir... Emin olun ertesi gün yüz binlerce kişi sizin bu görüntülerinizi izleyecek ve tanıyacaktır... Bir de kendi sevgilisini gizli kameraya çeken şahsiyetsiz kişiler var... Eve sevgilisini getirip aşka getiren bu asalaklar, hanım kişinin uygunsuz vaziyetlerini görüntüleyip Internet üzerinden teşhir etmekte... İşin daha kötüsü gizli kamera olmayanlar... Sadece “ufak bir hatıra” adı altında aşklarını kameraya kaydeden bu sevgilileri kısa bir süre sonra Internet’de rahatlıkla bulabilir ve ülke nüfusuna nasıl katkıda bulunulduğunu aleni bir şekilde izleyebilirsiniz... Ateşleri başlarına vurduklarından mıdır nedir, ayna karşısına geçerek kendi çıplak pozlarını çekip, kendilerini teşhir eden genç kızlarımıza ve hanımlara hiçbir şey demiyorum zaten...
Atıf YILDIRIM (2.8.06) 8月1日 UMUTUmutlar kapılmamak içindir merak etmemek için umuda kapılma bir gün gelecek GÜZEL ÇOCUKbir çocuk vardır içinde saklı ama o kimseye benzemez yüreği sevgi dolu (bunu 13 yaşındaki çocuk yazdı ne acaba?) 7月26日 YILMAZ ERDOĞAN'DAN SESLENİŞ-"Yalvarıyorum" BU bir mektup.Kuş, güvercin kanadına yazıldı.Kimin vicdanına konarsa o okusun diye.Ölüm üzerine... Mayın üzerine... Kürt meselesi... Türk meselesi üzerine. Güzel kelimeler... Ve çirkin kelimeler üzerine. Ölüme doğru yapılan bu korkusuz koşudan korkuyorum. Mayınlarla parçalanan kardeş cesetleri odamda, yanıbaşımda duruyorlar. Yazdığım her kelimeye daha bir dikkatle bakıyorlar. Onlar dün parçalandılar. Yazıklar olsun diye başlıyor aklıma gelen her cümle şimdi. Yazıklar oluyor zira, insanın biriktirdiği en güzel şeylere. Yazıklar oluyor, bir çocuğun Kürtçe, Türkçe veya her ne hal ve her ne dilde ise gülümsemesine... HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA MAYINDAN KAHPESİ YOKTUR Sevgiliye hediye almaya, pazar alışverişine çıkmaya, bir bebek sahibi olmaya, sigarayı bırakmaya, piknik yapmaya, bir insanı her şeyden çok sevmeye.... Yazıklar oluyor... Yazıklar oluyor hayatın bizzat kendisine. Yapmayın! Mayınlar döşemeyin geleceğinizin güzergáhına. Bu kalleşin ne zaman patlayacağı belli olmaz. Bazen yıllar sonra, bir küçük kız çocuğu çiçek toplarken denk gelir, bazen yirmi yaşındayken ve daha önce hiç görmediğin bir yerde, daha önce hiç tanımadığın insanların arasında hem anayasal hem siyasal hem mukaddes bir yolculuk sırasında.... İnsanoğlu her melaneti icat etti; ama mayından kahpesi yoktur. Her silah öldürebilir, her zaman öldürme potansiyeli taşır; ama mayın MUTLAKA ÖLDÜRÜR. Mayın ıskalamaz! O birini mutlaka öldürür! Uğursuz bir pusuya yatar ve patlayana kadar, bir can üstüne basana kadar bekler. İnsanın icat ettiği EN ÇİRKİN şey silahtır. Ve silahların EN ÇİRKİNİ MAYINDIR! Sebebini unuttum kavganın ve umurumda da değil siyasi tartışmalar. Bir tek şey için dua ediyorum her gece, her gündüz: Kimse genç ölmesin dağlarımızda. EN GÜZEL KELİME 'BARIŞ' ARTIK SOYTARI KELİME Silahlar susmadan sebebi konuşmaya imkán da yok lüzum da. Aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor. Ve o zaman akla sadece DURUN demek geliyor. Hemen şimdi DURUN! Hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık, ölümsüz. İçinde acı olmayan gecemiz yok.. Ne oldu diyorum yine, kim hangi korkunun, hangi uğursuz hesabın peşinde diye... Barış artık soytarı bir kelime... Her ağızda var; ama hiçbir yerde yok. Nerede bu barış? O, insanın icat ettiği EN GÜZEL kelime. Ama kelimelerle ne isterseniz onu yaparsınız. Barış dersiniz; ama savaş manasınadır. Hatta bütün savaşlar barış için yapılır. Ve herkes adil bir barış için savaşır. Ve akıl der ki, aslında savaşmıyorsanız barışmaya başlamışsınız demektir. Bir barış için yapılması gereken ilk ve belki de tek şey savaşmamaktır. Silahlar patlamaya başlamışsa orada insanın bulduğu güzel kelimeler orayı terk eder. SEVDADAN GAYRISINA AĞIDIMIZ OLMASIN Kelimeler de ölür bazen... Ve kelime cesetleriyle yaşanmaya başlar hayat. O kelimelerin, o cesetlerin... Nece olduğu, yani bu ölülerin ölürken son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artık akılsızlığın gölgesinde soğuyan HAYATIN, YAŞAMANIN ta kendisidir. Ölen yirmisindedir. Artık, ardından söylenen ağıtlar kalır. Ve Anadolu'da ağıt sıkıntısı yoktur. Kürtçe'de de, Türkçe'de de binlerce ağıt vardır. Hatta aynı ağıtın hem Kürtçe'si hem Türkçe'si vardır. Yürek yakmak iyi bir işse, ikisi de eşit derecede yürek yakmaktadır. Ama yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır. Sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın artık. Şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum. Gördüm anladım, yapacak hiçbir şey kalmadıysa yalvarıyorum işte. Kendimi küçük düşürmek istiyorum. Taviz vermek istiyorum. Kimin elinde bu kanı durduracak bir güç varsa, ister şeytana tapsın ister puta, ister bir tek Allah'a... DİZLERİMİN ÜSTÜNE ÇÖKTÜM YALVARIYORUM Kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum. Ne olur? Bu işi durdur. Ben siyaset miyasetten bahsetmiyorum. Dizlerimin üstüne çöktüm, "Bu genç ölümleri durdur" diyorum. Kimse ateş etmesin kimseye. Hiçbir gerekçeyle. Hatta kendini savunmak için bile... Çünkü savunmaya başlayana kadar masumsun ve masum güzel bir kelime, masum kal... Kim hangi mayının yerini biliyorsa yalvarırım söylesin. Bir káğıda yazsın, bir şişeye koysun, suya salsın söylesin. Kim hangi mayının yerini biliyorsa, kimin gücü yetiyorsa olası ölümlere engel olmaya, ona yalvarıyorum işte. İster şeytana tapsın ister puta, ister oralı olsun ister bizim buralı. Gücü yetiyorsa eğer durdursun bu işi. Ben, bir yurttaş, bir insan olarak kendimi küçük düşürüyorum. İşte açık açık yalvarıyorum, durdursun durdurmaya gücü yeten. Süresiz ve sonsuza kadar. Yalvarıyorum. Dizlerimin üstüne de çöktüm ve ağlıyorum işte. YAZGI BİRİNİ KIŞLAYA BİRİNİ DAĞLARA GÖTÜRMÜŞ Sonra sabahlara kadar tartışalım. Ama şimdi durdur. Yalvarırım. Gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska, aynı yazgı, aynı televizyon, aynı futbol, aynı hayat... Hepsinin gerisinde dualara bürünmüş paramparça bir sevdalı. Hepsi genç, hepsi güzel... Hepsi Türk, Hepsi Kürt... Gençler... Yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş... Kürtçe'de "cehel" derler. Kulağa cahil gibi gelir; ama "henüz bilmez" manasındadır, henüz yolun başında manasında... Yalvarırım ne olacak... Benden ne eksiltecekse bu yakarış eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde. Bir yangında hep güzel kelimeler yanarken, çirkinleri hayatta kalır... Kınamak, sövmek, hangi haklı gerekçeyle olursa olsun yangına körükle gitmek. Ben kimseyi kınamıyorum, ben kimseye sövmüyorum, ben bu işin tamamını SEVMİYORUM. Kurtulalım istiyorum bu vebadan. Kimseyi haklı bulmuyorum, kimseyi haksız bulmuyorum. Küstüm. 'MIRIN' DENİR KÜRTÇE'DE 'ÖLÜM'DÜR TÜRKÇE'DE Konuşmuyorum bu konuyu... Silahlar susana kadar "SİLAHLAR SUSSUN"dan başka konu konuşmak istemiyorum... İstemiyoruz. Ölmenin, öldürmenin hiçbir türünü, çeşidini sevmiyorum. Ben genç bir hayat kurtulsun istiyorum her tür kavgadan. Hatta kavgayı öven şiirlerden bile uzak dursun istiyorum. Buna bazısı yozlaşma der; ama "yozlaşma" zaten çirkin bir kelimedir.
|
||||||
|
|