| Köşe's profileKöşe Yazarları Spaces'iBlogLists | Help |
|
|
August 02 Bindik Bir Boynuzluya (2)Selâm:) Mehpare teyzeniz kahveyi yaptı, içtik.. Malum, yaşlı insanlarız biz, kahve içmemiz bile bir haftamızı alıyor. Artık ikinci bölümü anlatabiliriz. "Yazının birinci bölümünü okumak için tıklayınız" linkine tıklayıp okuyacak kadar üşengeç olan vatandaşlar için kısa bir özet geçeyim isterseniz :) Efendim, uzuuuun yıllar önce bir pazar sabahı Arnavutköy'deki evimin sıcak yatağında uyurken hunharca kaldırılıp rahmetli ablam ve arkadaşlarının Büyükada gezisine dahil ediliyorum. "Boynuzlu" tabir edilen elektrikli otobüslerin birine bindirilerek Eminönü istikametine sürükleniyorum. Durum bundan ibaret. "Koskoca yazıyı bu kadarcık konuyla mı yazdın" diye sormayınız. Bu ekonomik krizde bu kadar konuyu bulduğunuza şükrediniz. Kendi köşemizde yuvarlanıp gidiyoruz. Bu bakımdan en iyisi, siz de beklentilerinizi fazla tutmayıp bu basit ve mütevazı ama edepli konuyla iktifa ediniz. Gelelim boynuzlu yolculuğa... Arnavutun köyünden itelediler bizi boynuzluya abicim. Elektrik gücüyle çalışan otobüste sabahın o saatinde, bir iki kişi haricinde kimsecikler yok. Araç hiç durmadan ilerliyor çünkü yolda başka araba yok. Duraklarda nadiren duruyor çünkü bizden başka sivri akıllı yok. Bu çilekeş durum karşısında aklım hala sıcacık yatağımda. "Acaba ortalama soğuma süresi ne kadardır, bir yolunu bulup ablayı kandırsam ve geri dönsek hala sıcak mıdır, soğumuşsa bile ne kadar zamanda ısınır " gibisinden acınacak düşünceler içerisindeyim. Meğer ben bu ıstırapla otobüse binerken ablamın arkadaşları olan üç uydu ablayla daha buluşmuşuz ve fakat benim bundan haberim yok. Ben bu ultra ablaların farkına ancak Beşiktaş'ta varabildim. Beşiktaş deyince aklıma geldi. Geçen hafta bu yazının ilk bölümünü yazdığımda oturduğum netcafenin yan tarafında, Galatasaray - Kocaeli maçı vardı. Bu hafta başka bir yerdeyim. Daha kaliteli bir yer. Derbi maç var ama izleyen yok. Hüznükomik radyo yayınından maçı dinliyorum. Ümit Karan golü attı. Kimse kimsenin annesine küfretmiyor. Boynuzlunun gazına basalım biraz ve Eminönü'ne gelelim. Eminönü'nü ilk anda tanıyamadım. İçimden "yahu bu Yenicami, Eminönü'nde değil miydi, ne işi var bu ıssız yerde" diye düşündüm. Sabahın körü, ortalıkta kimse olmayınca tanıyamadım haliyle. Yenicami merdivenlerindeki güvercinler bile henüz uyanmamışlar. (Aslında bu cümleden ne de güzel şiir olur. Mesela şöyle yazsak: Uyanmamıştı Güvercinler Yenicami'nin merdivenlerinde, Ve sen de uyuyordun sevgilim Kalbimdeki evinde... Kalbim... ellerinde.... ...böyle bir şey olabilir mesela.. neyse.. biz işimize bakalım, bulaşmayalım böyle işlere) Bu arada Ümit Karan bir gol daha attı. Bizim köşemiz çok amaçlıdır sayın arkadaşlar. Mizah öyküsü anlatırken okurlarımıza değişik hizmetler de sunuyoruz icabında. Yeri gelir arada şiir ihtiyacı karşılanır, yeri gelir maç haberleri verilir, arada dolar mark paritesi hakkında bilgi verilir, borsa haberleri iletilir. Bayinizden ısrarla isteyiniz. Eminönü'nün ıssız hali beni aldatmıştı. Hala bir yanlış olduğunu, bu şehrin bu kadar boşalamayacağını düşünüyordum. Adalar İskelesi'ne doğru yürümeye başladık. O zamanlar Eminönü Meydanı'nın şekli çok mu değişikti, arada bir yapı mı vardı, bilmiyorum ama Adalar İskelesi'ni tam göremiyorduk önce.. Bir noktadan sonra birdenbire zart diye karşınıza çıkıyordu ve benim karşıma zart diye çıktığında, benim içim de yarılıverdi cart diye.. Bütün İstanbul halkı toplanmış, bana şaka yapıyor zannettim. Bakın bu cümlede çok ciddiyim:) Gerçekten öyle zannettim çünkü uyandıktan beri görmem gerektiği halde göremediğim şehir insanları bir anda karşıma çıkmıştı. Adalar İskelesi'ni bilen bilir. Büyükçe bir alandır. Ve o alan, mahşer yeri gibiydi. Gerçi mahşer yerini görmüşlüğümüz yok ama öyle derler ya hani.. Akıllara ziyan bir insan kalabalığı. Upuzun bir sıra ki genişliği beş altı insan genişliğinde.. Bu sıra turnikelere atılmak üzere jeton alabilmek için. Bu sırada azimle bekleyip jetona ulaşırsanız yeniden sıraya girip vapura biniyorsunuz. İyi ama nedir bu adalar manyaklığı ve niyedir bu sabahın köründe adaya gitme deliliği? Bir gün 24 saat değil mi? Sabahın köründe buralara gelmezsek bizi adaya almıyorlar mı? Bu soruların yanıtını yıllar sonra da aradım ve maalesef bulamadım. Ada sefasının raconu sabahın köründe kalkıp yollara düşmektir. Sirkeci - Adalar arası birkaç saat çektiği için insanlar doğal olarak gidişlerine değsin diye biraz erken gitmeyi tercih ediyorlar. Maalesef vapurlar da aynı vapurlar olduğu için mesafe bir türlü kısalmıyor. Deniz otobüsleri çıktı sonradan ama onların bilet fiyatı da utanmasa adayı satın alır. Neyse muhteremler. Camel Trophy misali bir aktivite olan jeton alma eylemini hayırlısıyla tamam eyledik. İskeleye yanaşmış bulunan bir Şirket-i Hayriye vapuruna adım atıp açık havada püfür püfür bir yer bulup oturduk. Gençlerimiz bilmez, Şirket-i Hayriye, bugünkü şehir hatları işletmesinin ilk kurulduğu zamanki ismidir. Tamam, kabul ediyorum, bu "eski zamanlardı o zamanlar" muhabbetinin cılkını çıkardık ama yazıya böyle başladık bir kere.. idare edeceksiniz. Bu yazı bitsin, size söz, çok modern bir konu yazacağım. (Hadi şimdiden söyleyeyim, borsa mevzusuna gireceğiz birlikte) Rüzgârın etkisiyle iyice uyanmış Marmara'yı seyre dalmıştım. Bu arada, istemediği halde getirilmiş çocuk olmanın bütün gereklerini yerine getiriyor, mızmızlık sanatını icra ediyor, her şeye burun kıvırıp vapur büfesinde ne kadar meşrubat ve şekerleme varsa hepsini istiyordum. Tabi hiçbiri alınmıyordu ama yine de karizmayı çizdirmiyor ve zırlamaya devam ediyordum. Meğer yolculuk 3 saat kadar sürüyormuş. Zırlamaktan yorulduk tabi.. Biraz dinlenip adaya ayak basınca iyice zırlamak üzere sustum. Netekim adaya bastım ve fakat zırlamadım. Çünkü zırlayacak bir şey bulamadım. Pek de bilmediğim için ve hayatımda ilk kez adaya çıktığım için öncelikle sağıma soluma bakıp ortamı kavramaya çalıştım. O zamanlar "ada" kavramını gavur filmlerinden görmüş olduğumuz için ilk anda bir şaşkınlık geçirdik tabi. Bizim bildiğimiz ada, sahillerine dalgalar vuran, altın kumsallarının arkası orman olan, etrafta palmiye ağaçları bulunan ve mutlaka bir kazazede olarak sarışın bir hatun kişilikle yalnız başınıza kıyıya vurduğunuz bir yerdir. Oysa ne biz kazazedeyiz (aslında ben kazazede sayılırım da) ne ortalıkta palmiye ağaçları var ne de sarışın hatun var. Aslında ben tamamen sarışın hatun derdindeyim ama ortada derman olacak kimse yok. Yaşımız küçük gerçi ama bugünler için yatırım yapma bilincim gelişmiş demek. Neyse. Ortada plaj, kumsal falan da yok... Bildiğimiz şehir lan burası. Çarşısı falan var.. "Ada dedikleri böyle bir yerse, Robinson Crusoe ne diye zırlıyormuş ki " diye düşündüm haliyle. Yazlık bir evimiz vardı. Gerçi hala var ya... Oradan gelen bir alışkanlıkla yaz mevsimi bir yere gidince haliyle plaj arıyorum. Adaya ayak basınca rahmetli ablam ve uydu ablalarla küçük motorların olduğu bölüme yöneldik. Plaja o motorlarla gidecekmişiz. Bindik ve gittik. Motor adanın arkasını dönüp yaklaşık 20 yıl sonra abonesi olacağım ve bir çuval hatırayı kumlarına gömeceğim plajı görünce "hah işte zırlamanın zamanıdır" deyip feryadı bastım. Avuç içi kadar bir alanın içine yaklaşık iki bin kişi doluşmuş, bir o kadar insan da denizin içinde oynaşıyor. Plajın kumu nadiren görünüyor ve o görünen kumlar da inşaat kumu biçiminde.. "Bu ne beee, ben buraya girmeeem, uvaaaa, bööö , anneme söyliyceeem, sarışın kazazede nerdeee beeee" diye zırlamaya başladım. Son kısma bir anlam vermeseler de ilk kısımlara hak verdi ablalar.. Gerçekten burada denize girilmezdi. Yolculuk boyunca ilk kez dediğimi yaptırdım ve denize girmek için başka yer aramaya başladık. Sarışın kazazededen ümidi kestik. Ve işte günün işkence olan kısmı o noktadan sonra başladı. Ormanlık bir arazinin denize birleşen kısmında bir yer bulundu. Getirilen ıvır zıvır kumsal için getirilmiş. Kurumuş çimlerin ve çam ağacı döküntülerinin üzerine kurulan bir yerleşim. Kayalıkların oradan denize girme çabaları. Ayağımıza batan kayalar, oturduğumuz yerde ayağıma sağıma soluma yapışan topraklar, yapraklar, kurumuş çam ağacı dalları vs. Ben alışmışım, kumsalda takılmaya, kayalıklar ve toprak rahatsız edici. Zırlamıyorum çünkü durumdan ablalar da rahatsız. Nereden bulduysam Arnavutköy'den bir arkadaşımı bulmuşum. Bir şekilde günümü şenlendirmeye çalışıyorum ve fakat fiziki şartlar buna müsait değil. Toprak ve otlar bulaşmış vücudumuzla ellerimizle, yemek yeme çabalarım vs.. Sonunda günü bitirdik ve kendimizi Şirket-i Hayriye vapuruna attık. Her ada gezisinde rastlayacağınız bir kadro vardır. Bunlar 16-23 yaşları arasında olup genellikle tamamı erkektir. Bir tanesi mutlaka darbuka getirmiştir. Yanlarında bir adet halı, bir deste oyun kağıdı veya okey takımı, olmadı bir de teyp bulunur. Bunun yanında her türlü ıvır zıvır bulunur ama mayoları yoktur. Bir kısmı donla denize girer, bir kısmı yedek pantolonla. Sürekli gürültü halindedirler ve bütün insanların kendilerini izlediğini, en iyi kendilerinin eğlendiğini, diğer insanların kendilerine gıpta ettiğini düşünürler. Kazayla çevreden birileri ve özellikle de kızlar baktıkça, bu düşünceleri daha pekişir ve gürültü miktarını arttırırlar. Maalesef yolculuk dönüşü vapurda böyle bir gruba denk geldik. Darbukalarını çıkardılar ve üç saat boyunca karga sesleriyle kimseye aldırış etmeden çaldılar, söylediler. Repertuarda ne ararsan var. Susmak yok. Netice-i mirkelâm.. Eve geldik.. Ev halkı ne olduğunu, gezinin nasıl geçtiğini sordu. Babama acayip kırgındım. Beni ateşe atmıştı. Kendi kendime "ulan bir daha adaya gidersem iki olsun" dedim. O zamanlar küfür etmesini bilmiyorum. Edemedim tabi. İyi ki de etmemişim. Bu sözümü ancak 16 yıl kadar tutabildim. İşin komiği 16 yıl sonra ilk adaya çıkışımda iskeleden ada içlerine doğru yürürken iki tane gencin hırslı ve sinirli adımlarla iskeleye doğru yürüdüğünü fark ettim. Bir tanesi tam yanımdan geçerken şöyle dedi: "ulan bir daha adaya gelirsem...." Delikanlı küfür etmesini biliyordu ve bütün maharetini gösterdi. Demek ki tarih, gerçekten tekerrürmüş.. Ada sefalarında bile...:) Tatlı kalın:) December 17 BİNDİK BİR BOYNUZLUYA... (1)Selam:)
İstanbul'da yaşayanların, yaz mevsimi geldiğinde ille de bir kere gittikleri, gitmemişler ise arkadaşlarından en az bir kere "Usta bi gün gidelim, mangal yakıp balık olayına girelim.", şeklinde bir cümleyle tahrik edildikleri bir mekândır Büyükada ve diğer adalar. Bendenizin de yıllardır duymakla kalmayıp çok da fazla gidip gelmişliğim, Sirkeci ve Büyükada arasına birçok anı gömmüşlüğüm vardır. Geliniz dikiz ki benim bu Büyükada'ya ayak basışımın tarihi bayağı bir eskidir. Şimdi sizlere bu tarihi olayı anlatmak istiyorum. Ay pardon, yoksa yanlış mı yazdım? Belki de şöyle yazmalıydım: "Sizinle paylaşmak istiyorum" .. Şimdilerde bu moda var. Kimse bir şey anlatmıyor, söylemiyor. Herkes "paylaşıyor". Yine içi boşalan bir kelimeyle karşı karşıya kalacağız gibi geliyor bana.. Neyse .. Başkaları paylaşa dursun, ben pek bir cimri adamım, anlatayım ben en iyisi size. Bundan yıllar evvel... Hem de bayağı yıllar evvel. Şalvarı yeni çıkarmış, şapkayı yeni giymişiz. İstibdat yeni kalkmış. Düşman savaş gemileri İstanbul'u yeni terk etmiş, dalgaları yeni bitmiş....Ya, aslına bakarsanız o kadar da eski değil. Tamam, belki biraz abarttık. Ama ben çocuğum yani en azından, bu kesin. Çocukluğumun gayet çocuk bir pazar sabahı, Arnavutköy'deki evimizin bana rezerve edilmiş yatağında mışıl biçiminde uyumaktayım. Birden şiddetli bir şekilde sarsıldım. Sarsan, rahmetli ablam. Sarsak olan ben.. - Nngghhaa.... Nooluyo yaa.... - Kalk, gidiyoruz! - Niye kalkıyoruz, nereye gidiyoruz? - Gezmeye, Büyükada'ya.. Benim gezi programımda böyle bir madde yok. Hattı zatında herhangi bir gezi planım yok. O saatte genellikle mabadımda pireler uçuşturmayı seviyorum o zamanlar. Saat sabahın altısı.. Mevsim yaz. Midesiz kargalar henüz sabah kahvaltılarını yapmamışlar ama ben hunharca kaldırılıp Büyükada'ya götürülmek isteniyorum. Gayet doğal bir yanıt verdim: “Nnhhaaa... Bana ne yaa, ben gelmiyorum bi yere...” Tekrar sırtımı döndüm, uyuma gayreti içindeyim.. (bu arada, bu yazıyı yazdığım net cafenin yan tarafında millet Galatasaray - Kocaeli maçını seyrediyor. Ayhan bir gol kaçırdı, millet direkt Ayhan'ın annesine isyanda. Kadıncağızın kabahati neyse artık). Ablam ısrarlı: “Hadi kalk, baba söyledi, ‘gitsin’ dedi...” Babamın bana attığı en büyük kelektir hayatımda. Ablam işi sıkı tutmuş, babamdan ferman getirmiş. Bu durumda aile içi kanunlara göre kıçtaki pireleri kovup yataktan kalkmak ve emre uymak zorunluluğu var. Yaşımız küçük diye değil. Hala aynı durumdayız. Tabi işin iç yüzü ileriki yıllarda anlaşıldı. Rahmetli ablam kız arkadaşlarıyla bir grup oluşturup gezme planı yapmışlar ve babamdan izin istemiş. Babam da yanına beni alırsa gidebileceğini söylemiş. Hani olur ya, ‘yanında bir erkek olsun veya çocuk olsun, kimse bulaşmasın’ diye nişanlı çiftlerin yanına bir velet verilir. Ortada bir nişanlı durum yok ama velet durumu olarak ben başroldeyim. Baştan söyleyeyim, bu yazıyı çeşitli kelime oyunlarıyla elimden geldiğince uzatmak niyetindeyim. Aslında konu, bir çırpıda anlatılabilecek bir konu. Fakat yazarın iyisi, pireyi deve yapmasından bellidir. Biz de bunu başarmaya çalışacağız. Zaten bugünlerde iyi bir konu karaborsa gidiyor. Millet, şiirlerle, devrik cümlelerle, olmayan sevgiliye yazılmış ağıtlarla köşe dolduruyor. Hatta sevgili, aşk, sevgi, çiçek kelimelerinin yarısını oluşturduğu kitaplar bile yazıyor. Bulmuşuz bir konu, kurda kuşa yem eder miyiz? Etmeyiz..Baştan yazayım da sonra yazının sonu geldiğinde ‘Eee! Ne anlattın ki şimdi bize?" diye feveran etmeyin. (Bu arada, Bülent Korkmaz topu çizgiden çıkarttı. Millet tapınıyor kendisine. Ailesiyle kimse ilgilenmiyor. Edep hakim oldu ortalığa.) Neyse gençler... Yaz günü olmasına rağmen, sabahın altısında bir Boğaz semti olan Arnavutköy'de sokağa çıkmak, insanı biraz serinletir. Hele benim gibi sıcak yatağınızdan zorla ihraç edilmişseniz. Nasıl giyindiğimi hatırlamıyorum. Giyinmemiş bile olabilirim yani.. Uyandığımda fark ettim ki herhangi bir televole durumu yok ortalıkta. Durağa indik ve bir boynuzluya bindik. Şimdi bu cümleyi okuyan genç arkadaşlarım, hatta bu yazının başlığını okuyan aynı genç arkadaşlarım, bendenizin, eşi tarafından boynuzlanmış bir şoförün kullandığı bir araca bindiğimi düşünmüşlerdir. Yaşı benim gibi belli bir yaşı aşmış ve toprak kendisine ‘Gel servi revanım, çıkalım sadabade, on yedi çifte kürek emrine amade’ dediği halde ‘Uzatmaları oynuyorum, idare eyle’ diye kıvıran ve İstanbul'da yaşayan pir-i faniler, ‘Boynuzluya bindik’ cümlesini görünce hafifçe tebessüm etmişlerdir. Dedim ya, hikâye eski, ben de eskiyim.. Çocuğuz o zamanlar.. Oyuncak dinozorlarımız var, onlarla oynuyoruz. Bir bilgisayarım var, kömürle çalışıyor. Gerisini siz düşünün.. Efenim, eskiden İstanbul'da, elektrikle çalışan ve halk arasında ‘Boynuzlu’ adı verilen otobüsler vardı. Bu otobüsler, bildiğiniz otobüslerin üzerinde iki adet uzun borusu olan şekliydi. Bu iki paralel boru, otobüsün üstünde, ön tarafından menteşeli bir düzenekle araca bağlıydı. Her boru, kendisine bağlı yayların yardımıyla menteşelerinden yukarı itilir, dolayısıyla boruların arkaya doğru giden öteki uçları havaya kalkardı. Yani önden arabaya bitişik, arkadan havaya kalkmış iki tane boru vardı otobüsün üstünde ve İstanbul'daki bütün otobüs yollarının üstünde de bu iki borunun temas etmesi için iki adet elektrik teli geriliydi. Bu boruların uçlarında avuç şeklinde yarımay pabuçlar bulunur ve borular bu pabuçlarla tellere temas ederek elektrik alırlardı. Boruları kontrol edebilmek için iki adet ip vardı, borulara bağlı. İplerin ucu aşağıya doğru sarkar ve aracın arka camının altında (dışarıda) yer alan iki adet makaraya bağlanırdı. Bu tıngır mıngır otobüsler bazen çukura girdiklerinde boynuzlar tellerden çıkar ve elektrik kesildiği için araç dururdu. Şoför amcalar akabinde araçtan iner, bu ipleri eline alır ve kukla oynatıcıları gibi oynatarak, boruları yine tellere takmaya çalışırlardı. Bazı şoförler bu konuda gayet maharetli olabiliyorken bazıları da iyice kazmalık gösterir ve işe geç kalmanıza sebep olabilirdi. Hey gidi günler heeey.. Bir de bunların yanında, bu otobüslerin yarı-otomatik vitesli modelleri vardı ki hepten şenlikti.. Diyorum ya, bayağı eskiyiz biz bu alemde. Hatta Üçüncü Selim, rahmetli çok rica etmişti, sadaretten ayrılma diye ama dinlemedim. Boynuzsuz şoför amcanın kullandığı boynuzlu bir otobüse bindik. Koltuklar şimdiki gibi pofuduk vinleks değil formika denilen tahta malzemedendi. Otobüsün içinde o zamanlar bir de biletçi vardı. Arka tekerleğin üstünde kendine ayrılmış bir bilet kesme yeri vardı ve biz çocuklar oraya oturmaya bayılırdık. Bazı biletçi amcalar bu konuda anlayış gösterir ve minik tahta kutularını alarak ayakta bilet keserler, bizleri de oraya oturturlardı.. Heey hey.. Mehpareeee,... kahve yap güzelim bana bakiim.. .... Kahvemi içeyim, ikinci bölümü de yazarım:) Kallâvi selâmlar:) Hünkâr Koçali December 12 Minibüs AlemiSelam... Bir iş gününün akşamı evime gitmek üzere minibüse bindim Edirnekapı'dan. Hidrolik kapılar açıldı ve içeri daldım. Şoförümüz, omuzlarına kadar uzun, düz saçlarıyla gayet karizmatik bir delikanlı. Yanında iki adet arkadaşı daha var. Onların da saç durumu bayağı iyi. Entel tabir edilen gözlükler de yerli yerinde... Paramı verip oturdum arkada boş olan bir koltuğa. Araçta çalan müzige takıldı kulağım birden... Pop değil, arabesk desem hiç değil... Söyleyenin sesi ve üslubu hiç de yabancı gelmiyor. Şarkının sözlerini dinledim biraz. Kore'de Amerikan emperyalizminden giriyor da sosyalistlerin faşistler tarafından nasıl ezildiğine, halkların kapitalistler tarafından nasıl sömürüldüğüne kadar gidiyor amcam. Bayağı yemiş yutmuş bu kültür, siyaset, sosyoloji alemlerini... Biraz sonra kasette tanıdık bir cümle buldum ve çıkardım şarkıyı söyleyeni; Bulutsuzluk Özlemi... Hatta geçenlerde kendisiyle (Bu arada bulutsuzluk özleminin kişi mi yoksa grup mu oldugunu hala bilmem.) Taksim'de bir cafede karşılaşmıştık. Şimdi ise bir minibüs içinde beni bilinçlendirmeye uğraşıyordu amerikan emperyalizmine karşı sagolsun. Sorsan üniversite mezunu adamız... Millet minibüsünde neler dinliyor, biz hala arabamızda İsmail Dede Efendi'nin şarkılarını dinliyoruz... Bunları düşünürken, gözlerim buğulandı birden bire. Hani filimlerde olur ya; esas oğlanın gözlerine dalar kamera, görüntü buğulanır ve kahramanımız eskiyi hatırlar birden bire... Ben de aynen öyle oldum işte. On-onbeş yıl öncesine; çocukluğumdaki minibüslere gittim bir an... Aslında on - onbeş yıl toplumların hayatında o kadar da uzun bir zaman değil; ama o kadar çabuk değişti ki her şey... Şimdi hepsi birer masal gibi... Bakın anlatayım sizlere biraz eski minibüsleri... Ve minibüs alemini... Hadi hayırlı traşlar... :) Bir kere eski minibüslerin kapıları, şimdikiler gibi sizleri içeri buyur etmezlerdi... "Hidrolik" değillerdi yani... Öyle araba yanaşınca görücü osuruğu gibi "Pısssst!" deyip açılmazlardı... Bildiğimiz binek oto kapıları gibiydi kapıları... Kendiniz açardınız "Tak tuk. Gacııırt!" diye bir ses eşliğinde... Kapıyı açabilme ve kapatabilme beceriniz, minibüs şöförü ve içerdeki yolcular üzerindeki ilk intibanız için çok önemliydi... Eğer tek seferde açıp bir ayağınızı içeri attığınızda minibüsün hareketinden etkilenip tökezlemeden kendinizi içeri alabiliyor ve bununla da kalmayıp kapıyı yavaşça ama tek seferde kapatma maharetini gösterebiliyorsanız; o minibüsün "en kral müşterisi" siz olurdunuz. İneceğiniz yere kadar engin bir saygı görürdünüz. Hatta şoförden ufak tefek ricalarınız bile olabilirdi... Şoförlerin en kıl kaptığı konuydu, kapıların yavaş kapatılmaması; çünkü günde yüzlerce kez açılıp kapandığı için hızlı çarpılan kapılar bir süre sonra sarkar ve bozulurdu. Bu yüzden şoförler, tipleri daha ziyade ayıyı andıran müşterilerini daha kapıyı kapatmadan "Abicim yavaş kapatıver, bi zahmet!" diye uyarırlardı. Bu uyarıyı duymayan veya duysa bile ayılığına engel olamayıp o kapıyı çarpan müşteriler şoförlerde tansiyon fırlamasına sebep olur, bu fırlama da o minibüs yolculuğunun ralliye dönüşmesine yol açardı. Sinirlenip tepesi atan şoför ayağını frenden çeker ve sürekli gaz pedalını kullanarak yolculara formula 1 keyfini yaşatırlardı... O zamanın minibüslerinin içinde, şimdiki gibi ayakta dik durabilme lüksünüz yoktu... Tavanları alçak olduğu için iki büklüm, beberuhi gibi giderdiniz gideceğiniz yere kadar (Beberuhi, Karagöz oyununda bir karakterdir. Sırtında kambur gibi bir şey vardır, iki büklüm yürür, tıfıl bir tiptir.). Tabii oturmuyorsanız. Magirus marka o minibüslerde üç tip oturma durumu olurdu; birincisi koltuklarda normal oturma hali, ikincisi şoförün yanında, motor üstünde oturma ve üçüncüsü ise ayaktayken polis görünce yere oturma hali :). O zamanlar minibüsün ayakta yolcu alması yasak olduğundan bir kavşakta polis görüldü mü şoför tarafından şöyle bir ricada bulunulurdu : "Ayaktaki abilerim, bi zahmet çöküversinler.". Herkes gayet fedakâr ve cefakâr bir biçimde yere çöker, polis amcamlar da aslında gayet iyi bildikleri bu numarayı idare ederlerdi... "Naapsınlar?"dı, "Vatandaş yolda mı kalsın?�dı... O zamanki minibüslerde, şimdiki gibi Tarkan, Bulutsuzluk Özlemi veya bunların türevleri gibi şeyler dinleyemezdiniz. O zamanlar minibüslerde sadece şu üç kişinin hakimiyeti vardı; Orhan Baba, Müslüm Baba ve Ferdi Abi... Ne hikmetse ikisi baba olmuş fakat Ferdi Tayfur bir türlü baba olamamıştır... Neyse. Sonuçta bütün minibüslerde bu üçünün rüzgârı eserdi. Ama o zamanki arabesklerde şimdiki "fantezi" müziğin cırtlaklığını ve bayağılığını bulamazdınız... Daha bir ağırlardı sanki... Daha tatlı, daha şirin. Daha az enstrümanla, gürültüsüz patırtısız, ince telli bir arabesk... Belki nostaljik oldukları için bana öyle geliyordur bilmiyorum ama hala o dönemden bir şarkı duysam içim bir hoş olur... Başka müzik mi? O dönemde asla... Bir minibüs içinde bu üç kişinin haricinde belki bir Kibariye veya Bergen sesi duyabilirdiniz... Bunun haricinde bir seçeneğiniz olamazdı... Minibüsün iç dizaynı da o döneme has özellikler gösterirdi... Koltuklar genellikle deri görünümlü mavi renkli vinleks üzerine şeffaf plastik olurdu... Tavanlarda minibüsün bir tarafında kırmızı bir tarafında mor renkli olmak üzere ince süs lambaları... Camlarda şöförün hanımının dokuduğu el emeği göz nuru, yarım dantel güneşlikler bulunurdu. Bu şekilde döşenmiş bir minibüste akşam yolculukları ayrı bir keyif verirdi insana. Fonda sakin bir arabesk nağmesi, beyaz ışıklar tamamen kapalı; onun yerine kırmızı ve mor lambalar açık, camlardaki beyaz dantellerin mor ışığın etkisiyle parladığını düşünün... Evinize böyle giderdiniz işte o zamanlar... Bir minibüs şoförünün bütün duyguları, ön camda yazılıydı... Ya danteller, süslemelerle; ya da o meşhur minibüs yazılarıyla... "Nokta kadar menfaat için virgül kadar eğilme.", "Ayırmayın sevenleri.", "Ben sevdim de ne oldu?", "Bizi çekemediler, halat koptu.", "Aşkım bir sabun ise, köpürt beni Pakize." hatırlayabildiklerimden bazıları. Bazen ön camda bazen arka camda. Ama hep vardı... Ve şoförler... Mutlaka deri ceketleri ve deri şapkaları olurdu. Nedenini bilmiyorum; ama minibüsçünün simgesiydi adeta deri ceket ve şapka. Ve bugünkülerden en büyük farkları da hepsinin Türkçe konuşabiliyor olmasıydı... Ne dediklerini anlayabiliyordunuz. İstanbul çocuğuydu hemen hepsi... Halden anlar, üç beş kuruşunuz eksikse veya yoksa sizi milletin içinde "Siz paranızı verdiniz miydi?" diye rezil etmezlerdi. Veya biner binmez paranızı çıkaramadıysanız gözünüzün içine küfüreder gibi bakıp "Ücretini gönderemeyen var mıydı?" diye defalarca bağırmazlardı... Onların yolcuları ya "bey abi"'ydi ya da "hanım abla"; "Baağyan" veya "aaaaaabiiii" değildi... Gözlerimdeki buğu dağıldı... İneceğim durağa gelmiştim. Bulutsuzluk Özlemi Çin Devrimi'ne kadar gelmiş. Bu şarkı burada bitmez. Ben ineyim en iyisi... Kallâvi selâmlar... |
|
|